altuğ.
← Ana sayfaya dön

KOÇLUK / FARKINDALIK

Vazgeçmemek Her Zaman Güç Değildir

Bize çocukluğumuzdan beri vazgeçmemenin erdem olduğu anlatılır. Oysa bazen ısrar etmek bizi hedefimize değil, kendimizden uzaklaşmaya götürür. Peki mücadele etmekle kendinden vazgeçmek arasındaki çizgiyi nasıl fark ederiz? Belki de asıl cesaret, ne zaman devam edeceğimizi değil, ne zaman duracağımızı bilmektir.

Bir maraton koşucusu düşünün. Yarışın son 250 metresinde sakatlanıyor. Bitiş çizgisi artık gözünün önünde. Durursa yıllardır hazırlandığı yarışı kaybedecek. Devam ederse bedenine kalıcı zarar verme ihtimali var.

Ne yapmalı?

Çoğumuzun öğrendiği cevap oldukça tanıdık: Devam et.

Çünkü vazgeçmemek güçlü insanların özelliğidir. Sonuna kadar mücadele etmek karakter göstergesidir. Biraz daha dayanırsak başaracağız. Başladığımız işi bitirmeliyiz.

Peki ya devam etmenin bedeli, ulaşmaya çalıştığımız şeyden daha ağırsa?

Bu soru yakın zamanda yaptığım bir seansta karşımıza çıktı. Hikâyedeki koşucunun kim olduğundan çok, sorunun kendisi değerliydi. Çünkü bazı yarışlarda bitiş çizgisine ulaşmak, yarışı kazanmak anlamına gelmeyebilir.

Israr neden bu kadar değerli?

Psikolojide buna yakın önemli kavramlardan biri sunk cost, yani batık maliyet etkisidir. Geçmişte bir şeye ne kadar fazla zaman, emek, para veya duygu yatırdıysak, artık bize iyi gelmese bile onu bırakmak o kadar zorlaşabilir.

Davranışsal ekonominin öncülerinden Richard Thaler’ın çalışmalarında ele aldığı bu etki, kararlarımızı yalnızca gelecekte elde edebileceklerimize göre vermediğimizi gösterir. Geçmişte ödediklerimizi de hesaba katarız. Oysa geçmişte harcanmış olan emek geri gelmeyecektir.

Bu yalnızca para için geçerli değil.

Bir mesleğe yirmi yıl vermiş olabiliriz. Yıllardır yürüttüğümüz bir projeye aylarımızı harcamış olabiliriz. Bir ilişkiye yıllarımızı, hayallerimizi ve sevgimizi yatırmış olabiliriz.

Tam da bu nedenle “Buraya kadar geldim” cümlesi bazen tehlikeli olabilir.

Çünkü arkasından kolaylıkla şu gelir:

“Biraz daha dayanmalıyım.”

Ben de uzun süre böyle düşündüm

Kendi hayatımda bunu en belirgin gördüğüm yerlerden biri ilişkiler oldu.

Bir ilişkiyi sürdürebilmek için daha çok anlamaya, daha doğru konuşmaya, daha sabırlı olmaya ve sorunları çözmeye çalıştığım dönemler oldu. Üstelik bunların her biri tek başına oldukça sağlıklı davranışlar.

Sorun başka bir yerde başlıyor.

Bir gün insan kendisine şunu sorabiliyor:

“Ben bu ilişkiyi iyileştirmeye mi çalışıyorum, yoksa ilişki devam etsin diye kendimden mi vazgeçiyorum?”

Benim için önemli farkındalıklardan biri buydu.

Çünkü mücadele etmek ile sürekli mücadele etmek zorunda kalmak aynı şey değil. Bir ilişkide emek vermek ile ilişkinin bütün yükünü taşımak da aynı şey değil.

Ve belki daha önemlisi: Birini sevmek ile o ilişki içinde kendini kaybetmek pahasına kalmak hiç aynı şey değil.

Beden bazen bizden önce fark ediyor

Uzun süreli belirsizlik ve stres yalnızca zihinsel bir deneyim değil. Amerikan Psikoloji Derneği, kronik stresin kas-iskelet sisteminden kardiyovasküler sisteme, sindirimden uykuya kadar birçok bedensel sistemi etkileyebildiğini belirtiyor.

Bunu bilmek başka, kendi bedeninde görmek başka.

Ben de bazı dönemlerde sürekli tetikte olmanın, anlamaya ve kontrol etmeye çalışmanın bedensel karşılığını yaşadım. Zihnim hâlâ “çözebilirim” derken bedenimin başka bir şey söylediğini fark ettiğim zamanlar oldu. Tansiyonum sürekli 18-22 arasında geziniyordu.

Bugün geriye baktığımda bunu önemli bir işaret olarak görüyorum.

Çünkü bazen kendimize sormamız gereken soru yalnızca “Bunu başarabilir miyim?” değildir.

“Bunu başarmaya çalışırken bana ne oluyor?” sorusu da en az onun kadar değerlidir.

Durmak da aktif bir seçimdir

Vazgeçmek kelimesinin Türkçede bile yenilgi çağrışımı var.

Oysa her bırakış vazgeçiş değildir.

Bazen bir stratejiyi bırakıp hedefi koruruz. Bazen bir işi bırakıp sağlığımızı koruruz. Bazen bir ilişkiyi bırakıp sevme kapasitemizi değil, kendimizi koruruz.

Bu ayrımı yapabilmek için kendimize üç basit soru sorabiliriz:

  1. Burada kalmamın nedeni hâlâ istediğim şey mi, yoksa şimdiye kadar verdiğim emek mi?
  2. Devam edersem kazanabileceğim şey kadar, kaybedebileceğim şeyi de hesaba katıyor muyum?
  3. Bu mücadele beni olmak istediğim insana yaklaştırıyor mu, yoksa ondan uzaklaştırıyor mu?

Bu soruların amacı ilk zorlukta vazgeçmek değil. Tam tersine, neyin uğruna mücadele ettiğimizi bilinçli seçebilmek.

Son 250 metre

Seanstan çıktığımdan beri o koşucuyu düşünüyorum.

Belki hayatımızdaki en zor kararlardan bazıları yarışın başında verilmiyor. Çünkü başlangıçta bırakmak kolaydır. Asıl zor olan, bitiş çizgisini görebildiğimiz halde durabilmek.

Yıllarımızı verdiğimiz bir şeyin artık bize iyi gelmediğini kabul etmek…

“Bu kadar emek verdim” yerine “Bundan sonra neye emek vermek istiyorum?” diye sorabilmek…

Ve gerektiğinde yön değiştirmek.

Bugün vazgeçmek kavramına biraz daha farklı bakıyorum.

Güç her zaman dişlerimizi sıkıp son 250 metreyi koşmak olmayabilir.

Bazen güç, yarışı kazanabilecek olsak bile ödeyeceğimiz bedeli fark edip durabilmektir.

Çünkü bazen vazgeçmemek kahramanlık değildir. Bazen devam etmenin bedeli, ulaşmaya çalıştığımız şeyden daha ağırdır.

Altuğ Erbaşı gün batımında bir bankta oturuyor. Görsel, yazının son paragrafındaki sözleri taşıyor.
← Ana sayfaya dön

YAŞAM / MOTİVASYON

Motivasyonumuz Saf Olmak Zorunda mı?

Bir şeyi neden yaptığımızı sorgularken kendimizden şaşırtıcı bir saflık bekliyoruz. Sevilmek, görülmek, takdir edilmek istiyorsak yaptığımız şeyin değerinden şüphe ediyoruz. Oysa insan davranışının arkasında çoğu zaman tek bir neden yok. Belki de mesele motivasyonlarımızı arındırmak değil, hangisinin direksiyonda olduğunu fark etmek.

Son zamanlarda hayatımda daha fazla üretmeye başladım. Şarkılar yazıyorum, tiyatro yapıyorum, yazıyorum. Bir süre önce bütün bunları aynı yerde toplamak için kişisel bir internet sitesi hazırladım.

Site tamamlanıp karşıma çıktığında hoşuma gitti.

Yaptığım şeyleri bir arada görmek bana garip bir mutluluk verdi. “Bunların hepsini ben mi yapıyorum?” diye düşündüğümü hatırlıyorum.

Sonra başka bir ses geldi:

“Bunları gerçekten kendini ifade etmek için mi yapıyorsun, yoksa insanlar görsün ve ‘Vay be, neler yapıyor’ desinler diye mi?”

Soru rahatsız ediciydi.

Çünkü ikinci ihtimalin içinde hiç hoşlanmadığım kelimeler vardı: gösteriş, onay ihtiyacı, kendini kanıtlama…

Bir anda yaptığım şeylerin arkasında “doğru” motivasyonu bulmam gerekiyormuş gibi hissettim.

İnsan tek bir nedenle hareket etmiyor

Psikolojide motivasyon genellikle içsel ve dışsal motivasyon olarak ayrılır. Edward Deci ve Richard Ryan’ın geliştirdiği Öz Belirleme Kuramı, yaptığımız bir şeyden aldığımız tatmin ile dışarıdan gelen ödül ve beklentiler arasındaki ilişkiyi uzun yıllardır inceliyor.

Fakat gerçek hayat, iki ayrı kutudan oluşmuyor.

Bir müzisyen müzik yapmayı sevip aynı zamanda alkışlanmak isteyebilir. Bir çalışan yaptığı işten anlam bulup terfi etmeyi de önemseyebilir. Bir yazar yazmaktan hoşlanırken okunmak isteyebilir.

Ben de kendi soruma bakınca bunu fark ettim.

Hazırladığım şarkıları gerçekten dinliyorum. Özellikle sözleri benim için önemli. Bazen kendi şarkımı dinlerken gözlerim doluyor.

Tiyatroda ise başka bir şey oluyor. Seyircinin tepkisi güzel ama beni asıl çeken, perde açılmadan hemen önce hissettiğim o heyecan ve sahnede olma hali.

Bunların yanında insanların yaptıklarımı görmesi de hoşuma gidiyor.

Demek ki cevap tek değilmiş.

Peki hangisi gerçek?

Bir süre sonra kendime başka bir soru sordum:

“Hiç kimse görmeyecek olsa yine yapar mıydım?”

Cevabım şaşırtıcı derecede netti:

Evet.

Şarkılarımı yine yapardım. Çünkü onları kendim de dinliyorum.

Tiyatroya yine giderdim. Çünkü sahnede olmayı seviyorum.

Yazmaya yine devam ederdim. Çünkü bazen düşüncelerimi ancak yazarken gerçekten anlayabiliyorum.

Sonra tersini düşündüm.

İnsanların görmesi ve beğenmesi hoşuma gidiyor mu?

Buna da cevabım evet.

Hatta geçmişimde önemli birinin bütün bunları görüp “Bak neler yapmış” diye düşünmesi fikrinin içimde küçük bir tatmin yaratabileceğini bile kabul etmek zorunda kaldım.

İşte tam burada kendimle ilgili önemli bir şey fark ettim.

Motivasyonlarımın yüzde yüz saf olmasına ihtiyacım yoktu.

Kendimizi neden bu kadar sert yargılıyoruz?

Bazen içimizde “iyi” ve “kötü” motivasyonlardan oluşan hayali bir mahkeme kuruyoruz.

Kendim için yapıyorsam iyi.
Başkaları beğensin istiyorsam kötü.

Sevdiğim için yapıyorsam iyi.
Takdir edilmek istiyorsam kötü.

Kendimi ifade ediyorsam iyi.
Birine bir şey kanıtlamak istiyorsam kötü.

Oysa insan bundan daha karmaşık.

Bir davranışın içinde aynı anda sevgi, merak, haz, korku, görülme isteği, rekabet ve kendini kanıtlama arzusu bulunabilir.

Bence yetişkinlik bunların içinden yalnızca “güzel” olanları seçip diğerlerini inkâr etmek değil.

Hepsine bakabilmek.

Direksiyonda kim var?

Benim için asıl soru sonunda bu oldu.

Yaptığım şeyin içinde takdir edilme isteği olabilir. Peki direksiyonda o mu var?

Bunu anlamanın yollarından biri, dışarıdan gelen ödülü zihnimizde ortadan kaldırmak.

Kimse okumasa yine yazar mıyım?

Kimse alkışlamasa yine sahneye çıkmak ister miyim?

Kimse dinlemese yine o şarkıyı yapmak ister miyim?

Cevap evetse, dışarıdan gelen takdir motivasyonlarımızdan biri olabilir ama tek yakıtımız değildir.

Bunun tersi de mümkün.

Bir zamanlar keyif aldığımız şeyi artık yalnızca insanların bizden beklediği kimliği korumak için yapıyorsak durup bakmak gerekebilir.

Çünkü kendimizi ifade etmek için başladığımız bir şey, fark etmeden kendimizi kanıtlamak zorunda olduğumuz yeni bir sahneye dönüşebilir.

İlk seyirci

Kendi internet siteme tekrar baktığımda artık biraz farklı görüyorum.

Sürekli yeni bir şey eklemem gerekmediğini fark ettim. Yeni şarkılar, yeni yazılar, yeni başarılar koyarak kendimi güncel tutmak zorunda değilim.

Şu anki hali zaten beni anlatıyor.

Ve belki benim için en önemli değişiklik de burada.

Eskiden sorum daha çok “Beni görüyorlar mı?” olabilirdi.

Şimdi başka bir soru ortaya çıkıyor:

“Ben kendimi görüyor muyum?”

Yaptığım şeyleri bir arada gördüğümde hissettiğim mutluluğun önemli bir kısmı sanırım buradan geliyor.

Elbette görülmek hâlâ güzel. Takdir edilmek güzel. Alkış güzel. Birinin “Vay be” demesi güzel.

Bunları istemediğimi söylemeye ihtiyacım yok.

Çünkü artık motivasyonlarımın kusursuz ve yüzde yüz saf olması gerektiğine inanmıyorum.

Belki önemli olan içimizde yalnızca doğru nedenleri bulmak değil.

Bütün nedenlerimizi görebilecek kadar kendimize dürüst olmak ve hangisinin direksiyonda olduğuna karar verebilmek.